İstanbul Postası: Beşiktaş, Cihangir ve Taksim'in eski esnafları ve bizim sevdiklerimiz

Bir cumartesi sabahı kalktık. Düşündük taşındık, o günü İstanbul'un eski esnaflarına ayırmaya karar verdik. Pando amcadan kaymak almaya gidecektik en azından, kahvaltıyı miskinliğimizden ötürü yapamamış olsak da. İstikamet Beşiktaş deyip evden çıktık.
Size bir ipucu vereyim, uyanamadığınız sabahlarda bir bardak portakal suyu tedarik edin. Anında açılacaksınız.
Ayrıca Bade'nin yaptığı gibi vapurda ıslak banklara oturmayın. Sonra ıslak gezmek zorunda kalırsınız.

Beşiktaş'a indiğimizde bizi her zamanki Cumartesi kalabalığı karşıladı. Üst geçidin oradan ışıklara doğru giderken hiç dikkatinizi çekti mi bilmem, bir çok kaktüs çeşidi bulabileceğiniz bir yer mevcut. Kocaman yeşil güruhu fark etmemek elde değil zaten. Satıcıyla konuştuğumuzda öğrendik ki bir çok ülkeye kaktüs ihracatı yapıyorlarmış aslında. Derme çatma görünen bu yerden meraklısı olanlarınız varsa envai çeşit kaktüs bulabilirsiniz. Bilgilerinize efendim.



Işıklardan geçip balık pazarını arkada bıraktıktan sonra, aynı doğrultuda devam ederseniz heykelin arkasındaki sokakta kalıyor Pando amcanın yeri. Mavi kapısı ve çizgili tentesiyle karşılıyor bizi. Kuruluş 1895 yazıyor tentede. Bir asır 20 senedir Beşiktaş'a gelenler önünden gelip geçiyor. 3 nesil doyurmuş bu küçük dükkan. Pando amcanın dedesinden miras ona, 3 nesil işletmiş bu dükkanı. Şimdi ise Borçlar Kanunu'nda kira sözleşmelerindeki yeni düzenleme sebebiyle dükkan sahibi dükkanın tahliye edilmesini istiyor. Düzenleme kısaca; kanun ev sahiplerine 10 sene boyunca kira sözleşmelerini sebepsiz olarak sona erdirme imkanı tanımazken, artık sözleşmenin yapılmasından itibaren 10 sene sonunda hiçbir sebep göstermeden kiracıyı taşınmazdan çıkarma hakkı veriyor.. Bu da yıllardır kiralık dükkanlarda yaşamlarını sürdüren eski esnafa büyük zorluklar yaşatıyor. Taksim Kelebek Korse de aynı dertten muzdarip. Pando amca da öyle. Hakkında tahliye kararı çıkartılmış, yerine bir kafe-bar yapılacakmış. Kara kara düşünüyorlar bu iş ne olacak diye. Ailenin ekmek teknesi. Pando amca yaşlı, yeni bir yer bulması alışması çok zor. Biz gittiğimizde kapıdaki bir masada oturuyordu yine. Karşısında genç bir kadın vardı ona bir şeyler anlatıyordu. Yanından geçip içeri girdik kaymak almak için. Ancak üzülerek gördük ki, kaymak kazanı bomboştu. Kalbimiz kadar temizdi, biz gelmeden kaymak bitmişti. 'Peki biz kahvaltıda ne yiyeceğiz yarın?' diye üzülerek boynumuz bükük dükkanı terk ettik. Bugün dükkanın önünden geçtim, hala açık. Gidin Bulgar kahvaltısı edin, kaymağından alın çok geç olmadan.


Pando'dan sonraki durağımız 7-8 Hasan Paşa fırını oldu elbette. Kartala geri dönün, sağınızdaki sokaktan dönünce göreceksiniz. 1905 yılında kurulmuş bir fırın burası. Adını kendisini kuran Osmanlı askeri Hasan Paşa'dan alıyor. Hasan Paşa imzasını 7 ve 8 rakamlarını yan yana yazıp ortasında çizgi çekerek atarmış, böylece lakabı 7-8 Hasanpaşa olarak kalmış ve kurduğu fırına da bu ismi vermiş. O günden beri de nefis lezzetlerle Beşiktaş'ta. Portakallı çay kurabiyeleri, vişneli mekikleri ve tuzlu tatlı birçok kuru pasta çeşitleri, minik pizzalar, somun somun ekmekler her daim taze bizleri bekliyor. Tatlılardan esas olarak vişneli mekik koydurup, tuzlu tatlı karışık 7,5 TL'lik birer paket yaptırdık çıkmadan önce. Kaymak alamamanın üzüntüsü biraz hafiflemiş şekilde çıktık fırından. Buradan Taksim'e geçmek üzere dolmuşlara doğru yürüdük.

7-8'den aldığımız kuru pastaları üçer beşer yiyerek yürümeye başladık. Aklımızda esas olarak balık pazarının oradaki bir şekerleme dükkanına gitmek vardı. Ama öncesinde bir Cihangir turu yapalım diyerek Kazancı'dan aşağı doğru inmeye karar verdik. Yolun sonunda caminin ilerisinde Sentetik Sezar
'Bugün amacımız eski esnafları dolaşmak.'
'E ne var burada da satılanlar eski zaten aynı kapıya çıkıyor.'
'Doğru diyorsun amaçtan sapmış olmuyoruz hadi girelim'
Gerçekten çok güzel kıyafetler bulabileceğiniz bir vintage dükkan burası. Gömleklerde kendinizi kaybetmeyin, etekleri pas geçmeyin. Ve buraya girerken eliniz boş çıkmayacağınızı bilin. Biz de boş çıkmadık.



Sezar'dan çıktıktan sonra hislerimize güvenerek yola devam ettik ve Cihangir'e doğru geçtik. Bir anda kendimizi Küçük Kurabiye'nin arka sokağında bulunca, kaçınılmaz olarak Murat abileri görmek için Kurabiye'ye koştuk. Çünkü oraya kadar gelip onlara merhaba dememek asla olmaz. İçeri girdiğimizde tüm Kurabiye maaile oradaydı. Biraz sohbet edip soluklanıp birer bardak su içip yola koyulduk. Kurabiye ev bizim için. Cihangir'e her geldiğimizde soluklandığımız yer. Oradakilerle konuşmak bizim için inanılmaz bir mutluluk her zaman. Sevgi doldum. KURABİYEYE GİDİN.

Oradan çıktıktan sonra yolumuzun üstündeki esnaf lokantasına çevirdik rotamızı. Firuzağa çay bahçesinin sol çaprazındaki 1963 yılında kurulmuş Özkonak lokantasında çok çeşitli lezzetli ev yemekleri bulabilirsiniz. Sütlü tatlılarını da es geçmeyin derim.

Özkonak'tan sonra Firuzağa camiinin arkasına çıktığımızda bir de Mücver'e uğrayalım dedik. Mücver bizim Cihangir'de oturup en keyifle yemek yediğimiz yerdir. Yemekleri her zaman taze, ve inanılmaz lezzetli. Sahipleri de bir o kadar tatlı ve güzel insanlar. Ayrıca her zaman çok güzel tatlı seçenekleri vardır. Aç değildik o an, ama sadece onlara da merhaba demek için kapıdan uğradık, ilk defa yemek yemeden ayrıldığımız için çok şaşırdılar çünkü hep oturup ciddi yemek yiyen bir grubuzdur, biliyorlar. Çay ikram etmek istediler, dedik yolumuz uzun kalmayalım. Ama incirli muhallebili o tatlıları her zaman kalbimizde.


Mücver'den sonra Biraz Çukurcuma tarafına doğru gidip antikacıları dolaşmaya karar verdik.Yolumuzun üstünde  My Pera 1960  'ın vitrinine 'hmm ne varmış' diye şöyle bir  bakıp, My Pera'yı geçtikten sonraki ilk sokakta inanılmaz güzel eski çantalar satan o dükkandan çok güzel bir çantayı sığamayacağım için almanın gereksiz olduğunu içim acıyarak kabul edip Çukurcuma antikacılarına girmeye başladık. 

Her dükkan ayrı bir dünya resmen. Tanımadığımız insanların anılarıyla dolu. Eski fotoğraf makinelerine kim bilir kimler poz vermişti utanarak? O dürbünlerden kimler nereleri (veya kimleri) izlemişti? O ilaç kutularındaki ilaçları hangi amcalar kullanıyordu? O radyolardan kaç kişi 27 Mayıs darbesini dinlemişti? Kamyoncu gözlükleri hangi jön abimizindi? O eski oyuncak arabalarla oynayan çocuklar şimdi kim bilir kaç yaşındalardı? Renk renk eski bavullar hangi ülkeleri ziyaret etmişti? Siyah beyaz fotoğraflardaki cin bakışlı çocuk neden dondurmayı yiyemiyordu? Sökülen tabelalalar hangi sokaklardan gelmişti? Sıra sıra dizilmiş apoletler hangi askerlerin üstündeydi zamanında? 

 Çukurcuma'da gezmek her zaman değişik bir hikaye çıkartıyor karşınıza. Dükkanların içindeki 'Aman dokunmayın biz veririz' diyen tedirgin bakışlı dükkan çalışanlarından çekinmeden gezin. Çantalarınızı da önlem olarak yine de önünüze alın tabi, çok da asilik iyi değil.



Çukurcuma'dan İstiklal'e doğru çıktık ve heyecanla Üç Yıdız Şekerleme'yi aramaya koyulduk. Balık Pazarına gittik o yüzden. Ama öncesinde pazarın içindeki pasaja bir dükkana bakmak için girdik, daha önce ismine hiç dikkat etmediğimiz dükkanın adı Can Shopmuş. İsminin ne kadar talihsiz olduğunu konuşarak girdik içeri ve eski dergilerin, resimlerin, broş ve apoletlerin, dürbünlerin, envai çeşit kutunun olduğu raflar arasında kaybettik kendimizi. Kim bilir kaç yıl öncesinin teneke çay kutuları, o dönemde yaşayanlar için ne kadar sıradanken bizim için nasıl değerli şimdi. Anneanne evindeki dikiş kutuları, ve ne olduğunu bilmediğimiz bir çok markaya ait kutular. Yine dayanamayıp eski resimleri karıştırdık elbette, ve oradan Üç Yıldız'a geçtik.



Burası 1926'da kurulmuş bir şekerleme dükkanı. Lokum, helva, akide şekerleri, badem ve şam fıstık ezmesi ve reçeller yapıyorlar. Balık Pazarı'nın içinde ilk soldan girin, kırmızı tentesini hemen göreceksiniz. İçeri girdiğimiz anda orjinalliğini hiç kaybetmemiş bir hava karşıladı bizi. Sağ tarafımızda sırayla dizilmiş reçel tenekeleri duruyordu yerde, solumuzda ise cam kavanozlarda bir sürü şeker. Cennet mi burası diye düşünürken karşıdan dükkanı şu anda işleten Feridun Dörtler olduğunu tahmin ettiğimiz yaşlı tonton bir amca yaklaştı ve bize nasıl yardım edebileceğini sordu. Biz özel olarak reçel almaya geldiğimizi söyleyince, ellerinde bulunan tüm reçel çeşitlerini teker teker saydı. Açık veya kapalı olarak bir çok çeşit reçel bulmak mümkün; incir, ahududu, portakal, gül, vişne, çilek, ayva reçelleri ve kayısı marmeladı. Aslında hepsini almak isterken, içlerinden birer tane zorla seçtik, ben kayısı marmeladı aldım, Bade ayva reçeli aldı.



Feridun amca Galatasaray Lisesi mezunu, tam bir İstanbul beyefendisi. İlk defa geldiğimizi duyduğunda çıkarken bize badem ezmesi ikram etmeyi de ihmal etmedi. Hayatımda yediğim en güzel badem ezmesiydi diyebilirim. Tadı resmen damağımızda kaldı. 

Küçük çaplı Beşiktaş-Cihangir-Çukurcuma gezimizden yorgun düştüğümüz için, Urban' da dinlenmeye karar verdik. Acıkmadığımız için birer portakal suyu içtik, çektiğimiz fotoğrafları gözden geçirdik, oradaki dergileri karıştırdık ve kendi mesleğini yaratıp çay uzmanı sıfatını kazanan şimdi adını hatırlayamadığım kadına imrenerek, karnımızın guruldamaya başlamasıyla Pizza Reds' e geçtik. Birer dilim pizzayi afiyetle yedik ve tabi ki hayır Pizza Reds kapanmasın yok hayır kapanmasın (Verdiğim linkte internet sitelerini ziyaret ederek ne demeye çalıştığımı anlayabilirsiniz). Sonrasında sadece bir dilim pizza yediğimiz için kendimize hediye verelim dedik ve J'adore'a geçip bir güzel tatlılarımızı da mideye indirdik. O kadar yürüdük, bir cheesecake bir sufle nedir yani, yaktık ki biz onları dimi ama?


Günün sonunda baktık ki, eski esnaflara gidelim diye yola çıkıp, sevdiğimiz neresi varsa hepsine önünden geçerek de olsa gitmişiz. Koca bir günü ne kadar güzel geçirmişiz. Bir dahakine sizleri de bekleriz.

                                                                                                                                                                                                                                                        -G



Share:

0 yorum