Brüksel Postası; En güzel patates kızartması ve çikolataların sehri

by - 10/31/2014

Her şey kuzenimin bir dönem Belçika’ya Erasmusa gitmesiyle başladı. En son Midilli kaçamağımızda aldığım vizemin bitmesine 3 hafta kala kendimi Brüksel’de kuzenimin yanında buldum. Herkese kendini böyle yerlerde buluşlar dilerim.


Gitmeme iki gün kala gezinin programını yaptım, ilk günü Brüksel’de ikinci günü Bruges’ da geçirmeye  karar verdim, babam ilk günün akşamı Paris’ten bize katılacaktı ve Bruges onun en sevdiği yerlerden biri. Gereken notları aldım, hazırlandım ve gece 3’te takside yine bir laz amcayla sohbet etmekteydim.

Sabah 9.30’da Brüksel International Havaalanına indiğimde, valizimi alıp -1. katta bulunan trene bindim. Bu trenle 8.50 Euroya Brüksel’ deki tüm istasyonlara gidilebiliyor. Havaalanından otobüs ve taksi seçenekleriniz de var ancak Brüksel trafiği sıkıntı yaratabiliyor, treni tercih etmenizi öneririm. Brüssel Noord istasyonunda inip Damla’yla buluştum, şehirde sürekli yürüdüğünü söylüyordu onu baya kilo vermiş buldum. Ona isteği üzerine sucuk götürdüm, Damla lütfen ye onları gözüm arkada kalmasın. İstasyonun etrafı Türk ve Faslıların çok bulunduğu bir bölgeydi. Merinos halıcı bile vardı ve her yer Afyonlu doluydu. Etrafımda sürekli Türkçe konuşan insanlar olunca Brüksel’de olduğumu idrak edemedim ilk yarım saat.


Ayrıca istasyonun çıkışı Brüksel’in Red Light District’i . Yolun karşısında dans eden kadınları görünce ilk önce garipsedim, sonra emeğe saygı diyerek yoluma devam ettim. (Aynı akşam babamla aynı yolu geçerken yolun karşı tarafını görmezden gelecek ve her şey normalmiş gibi davranacaktık. Babamla bunun sohbetini yapmama gerek yok. Modernlik de bir yere kadar.)


Valizimi Damla’nın yurduna bıraktıktan sonra Royal Palace’ a doğru yürüyüşe başladık. Brüksel içinde hiç toplu taşıma kullanmadan hatırı sayılır sayıda yere ulaşabiliyorsunuz. Günlük yaşamda belki yorucu olabilir, ancak bir şehir en iyi yürüyerek tanınır. Brüksel’in en büyük özelliği, her yerde Art Nouveau etkisini hissetmeniz. Art Nouveau, İngiltere kökenli, ve Brüksel’de de Victor Horta gibi çok güçlü temsilcilerinin izlerini gördüğünüz bir akım. Gezerken başınızı kaldırdığınızda binaların hep kıvrımlı hatlara sahip olduğunu ve cephelerinde ağırlıklı ferforje kullanıldığını göreceksiniz. Art Nouveau’nun en büyük göstergesi olan bu özellikler yeni yapılan modern yapılara da etki etmiş; şehrin farklı bölgelerinde bulunan gökdelenlerin ön cepheleri ağırlıklı olarak oval bir şekilde inşa edilmiş. Bir de Tintin'den söz etmezsem olmaz. Bizdeki Tenten'den bahsediyorum. Kendisi Brüksel'de yaşar, çizeri Hergé gibi. Sokaklarda gezerken arada kafanızı kaldırın, sizinle birlikte o da Brüksel sokaklarında dolanıyor hala. Bu kısa bilgilerden sonra rotamıza dönüyorum.



Royal Palace’ da kraliyet ailesinden kimse kalmıyor, ayrıca sadece yazın ziyarete açık. Önündeki Royal Park spor yapanlar, etrafı gezen turistler ve okul gezisiyle gelen çocuklarla doluydu.

Babam benden ona bir otel ayarlamamı istemişti, ben de jest yapmak adına parasını kendim ödeyerek ona bir hostelde single bir oda tuttum. Zaten bir geceydi ve Brüksel’ de konaklama gerçekten pahalı hosteli seçmem sadece benim pintiliğimden değil. Tabi babam gece çığlık atan kızı kesiyorlar sanınca, ertesi gece düzgün bir otel bulduk, parayı bu sefer o ödedi :) Hosteli ayarladıktan sonra Grand Palace’a doğru rotamızı çevirdik. Yol üstünde Congress kolonunu gördük ve Rue Royale’i takip ederek Cathedral’e ulaştık. Evet sadece Cathedral, Gotik mimariyle 9. yy’da inşa edilmiş; adet yerini bulsun diye birer mum yakıp dilek dileyip çıktık.


Roi Koning üzerinde içinde farklı mağazalar, çikolatacılar ve kafeler olan Galleries St. Huberts içinden geçerek sonundaki Rue des Bouchers’ ye ulaştık. Burası Kapalıçarşı esnafının Nevizade’ ye alınmış hali. Sokak boyunca oturup yemek yiyebileceğiniz restoranlar var; ancak garsonlar öyle sinir bozucu ki nereden geldiğinizi tahmin edene kadar her dilde merhaba deyip arkanızdan geliyorlar. Bir girin, içinde yürüyün ve çıkın. Sonuçta bir kez görmek gerek gitmeye gerek yok demek için bile.


Bu sokaktan çıktıktan sonra Grand Palace’ a çok yaklaştık ve minik bir meydanda kendimi bir sürü çikolatacı, kurabiyeci ve içki satan dükkan arasında buldum. Brüksel deyince aklınıza gelmesi gereken yemek ve içecekleri sayıyorum; çikolata, envai çeşit bira, midye, patates ve on bir ayın sultanı waffle. Bütün dükkanlar öyle güzel tasarımlara sahip ki kendinizi kaybediyorsunuz, bir kere her şeyden önce inanılmaz bir göz ziyafeti. Yedikten sonra çifte ziyafet tabi ki :) Kalabalığa aldanmayın, en iyi çikolatacıları hemen söylüyorum; Leonidas ve Neuhaus. Godiva her yerde var, ancak birkaç senedir Türkler aldığı için Türkiyede’ de bulmak zaten mümkün. Bunların hepsinin farklı yerlerde şubeleri mevcut, herhangi bir farklılık olup olmadığını anlayabilecek kadar vaktim yoktu maalesef.
Ayrıca La Cure Gourmande inanılmaz bir yer. Burada çikolata yok, ancak aklınıza gelen her çeşit kurabiyeyi bulabileceğiniz bir yer. Zaten dünyada farklı yerlerde şubeleri de mevcut. Şeftalili minik bir kurabiye yedim, az kalsın mutluluktan ölecektim. Çok tatlı bir kutu içinde alıp oradan ayrıldım, çikolataları ise ertesi gün Bruges’ dan almaya karar verdim.


Saydığım çikolatacıların hepsinin şubesi Bruges’ da da var, endişeye mahal yok. Hem de kendimi midye ve patatese ayırmalıydım çünkü çok açtım aynı zamanda. Sonunda Grand Palace’ a ulaştık ve kendimi çok heybetli yapıların olduğu bir meydanda buldum.


Burası 15. yy’da yapılmış bir şehir merkezi, ancak 1695’te bir Fransız bombardımanı sonrasında yeniden inşa edilmiş. Meydanda bir şehir müzesi var, öğrendiğim kadarıyla müzede Brüksel’in 1200lü yıllardaki hali ve Manneken Pis’e giydirilen farklı kıyafetler sergileniyor . Manneken Pis’ e birazdan geleceğim. Maalesef hiçbir müzeye girme şansım olmadı. Çok az vaktim vardı ve şehri görebilmek adına müzeleri es geçmek zorunda kaldım. Müzelere girmek ciddi bir iş, vakti olan ve gittiğinde girebilen olursa benim yerime de gezsin lütfen. Bozar ve diğer müzeler, bir anda sokaklarda başlayan konserler ve her yerde asılı özel tiyatro afişlerinin hepsine içim gitti.


Grand Palace’tan ayrılıp sonunda patates yiyebileceğimiz Family Frites’ a geldik. Bu patates kızartmasına French fries demiyormuşuz, Belgium frites denmesi konusunda ısrarlı Belçikalılar. Yunanistan’la bizim baklava kavgamızın başka bir versiyonu. Farkı, patatesin daha kalın kesilmesi ve ayrıca iki kez kızartılması. İnanılmaz doyurucu olduklarına dair garanti benden, denemesi sizden. Yanında sosları kendiniz seçiyorsunuz, ben ketçap ve mayonezden vazgeçmedim bir de acı bir sos seçtim menüden. Patatesin yanında bir de Kriek söyledim, Kriek Belçika’daki onlarca çeşit meyveli biradan bir tanesi. Vişneli bira, kesinlikle çok hafif ve bira yerine vişneli gazoz içiyor gibisiniz. Önünüze gelen içki menülerinde çok çeşitli biralar göreceksiniz, karaciğere kuvvet diyerek deneyin fırsat buldukça.


Yemeği de yedikten sonra Manneken Pis’e  doğru gittik. Manneken Pis minik bir işeyen çocuk heykeli, ve şehrin sembolü diye bu küçük heykeli gösteriyorlar. Bence çok absürd, ve hakkında ‘Kralın üstüne işemiş helal be’ veya  ‘işerken aynı zamanda bir topu patlatmayı başarmış’ gibi hikayeler dolansa da gerçek; zamanında fakir insanların idrarlarını deri satıcılarına satmalarını temsil eden minik bir heykel olduğu. Yine de görün, ben ne diyeyim kendileri sembol diyorlar.


Yaramaz çocuğu önündeki kalabalıkla yalnız bırakıp Rue de Chéne ye devam ettik, yol üstündeki bir binada devasa bir Manneken Pis çiziminin ve onlarca plak ve eski çizgi roman satan bir dükkanın önünden geçip kendimizi Chaussée de Charleroi üstündeki Palais des Thés önünde bulduk. Sanırım son yirmi metrede kokuyu takip ettim. Aklınıza gelebilecek bütün çaylar burada mevcut. Büyük bir semaverden anasonlu çay ikram ettiler, ikramı geri çevirmek olmaz. Burada çaya dair ne ararsanız var; çay yapmak için gereken demlik, kettle veya ölçüm aletlerinden tutun, çay servisi için gerekli her şey. Farklı ülkelerde şubeleri var, Brüksel' de iki tane mevcut. Anasonlu çayı sevmem ama tadı çok yumuşaktı ve anason çayı boğmamıştı. Bir deneyin benim yerime de gidince hala su kaynıyorsa.


Sonra rotamızı Mont des Arts' a çevirdik. Sanat dağı arkadaşlar. Kral Albert heykeline bir selam yolladık, Albertine Parkı'nda oturduk ve merdivenlerden çıkıp Mont des Arts' a ulaştık. Müzelerin dolu olduğu bir bölge burası. Bozar' da Rubens sergisinde ve gelecek Ibrahim Maalouf konserlerinde; Museum of Musical Instruments önünde binayı resmeden ressamlarda kalbimizi bırakıp tekrar Royal Palace önüne çıktık. Yolun sonunda Parlamento binası göz kırpıyordu, ama parlamento binası MIM'den sonra bir şey ifade etmeyince biraz dinlenmek adına kaldığımız yere döndük.


Akşam yemeğinden önce babam da Brüksel'e geldi. Yemekte midye yiyecektim elbette, nispeten sakin bir bölgede yemek için Rue de la Bourse üstündeki Restaurant de la Bourse' a oturduk, konuşacak çok şey vardı çünkü. Domatesli, baharatlı, sarımsaklı ve sebzeli bir midye ve Duvel siparişi verdim, çok farklı seçenekler mevcut menüde. Midye servisi demir bir tencerede yapılıyor ve iki kişinin çok rahat doyabileceği ölçülerde geliyor her yerde, Ben tek başıma bitiremedim ki sağlam bir yiyiciyimdir. Bizim midye dolmalar gibi değil, içinde sadece midye var ve çeşitli soslarla servis ediliyor. Yanında da patates kızartması geliyor. Midyeler kabuklarıyla fırınlanıyor, tencere içinden önce kibarlık yapıp çatal bıçakla yemeye çalışıyorsunuz ancak midye bu, elle yeniyor sonrasında. Sanırım midyenin kabuklarını çatal bıçak niyetine kullanıyorsunuz, ama o kadar becerikli değilim. Her yerde midye denince Rou des Bouchers 'deki Chez Leon tavsiye ediliyor, ben ortamı sevmediğim için orayı tercih etmedim. Karar tabii ki siz yüksek mahkemenin.

Artık ayaklarımızı hissetmediğimizi fark edip, günü bitirmeye karar verdik ve babamı muhteşem hosteline uğurlayıp Damla'yla birlikte yurda döndük. İkinci gün Bruges'a gidecektik ve gece heyecandan u-yu-ya-ma-dım. Bruges'da neler mi oldu? O kadar uzun yazdım ki Brüksel'i, siz biraz dinlendikten sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz.


                                                                                                                                                               -G

You May Also Like

0 yorum