Bruges Postası; Bir sehre nasıl asık olunur?

by - 11/03/2014

Esas gelmek istediğim mesele, Bruges. Buraya gelip de sevmeyen var mıdır bilmiyorum. Benim aşık olduğum yerler arasına girdi bile. Bakınız burası 2. Dünya Savaşı' nda zarar görmeden kalmış bir şehir, bu özelliği sebebiyle titizlikle korunmuş bir de UNESCO Dünya Mirasları listesinde. Şehrin içinde kanallar var, Venedik benzetmesi yapılıyor o yüzden. Ancak kesinlikle Venedik'ten daha temiz ve daha kendi halinde bir yer.


Bütün binalar Ortaçağ mimarisinde, yerler hep Arnavut kaldırımı, gözünüzü büyüklüğüyle yormayıp kibarlığıyla kendine hayran bırakan minik bir şehir. Danteli ve onlarca çikolatacısıyla meşhur. Ancak sokakları başlı başına öyle güzel ki dükkanları unutuyor insan. Bir de tabii aşk şehri diyorlar, dünyadaki en romantik balayı oteli de buradaymış. Bu bilgi sizlerden birine romantik bir tatil önerisi oluşturur umarım, benim işime yakın bir gelecekte yarayacak gibi durmuyor :)




Brüksel'den 1 saatlik bir tren yolculuğuyla Bruges'a ulaştık. Trenleri önceden ayarlamanızda fayda var, çünkü son dakika biletleri gerçekten çok pahalı. İstasyona indiğimizde hafifçe yağmur atıştırıyordu ama atkıları başlarımıza dolayıp yolumuza devam ettik. Güneşli halini bilmiyorum ama yağmuru seven biri olarak daha güzel bir havaya denk gelemezdim.


Şehrin iki meydanı var; Markt ve Burg. Markt Meydanı büyük meydan ve burada Belfry Çan Kulesi bulunuyor. O yüzden ilk önce buraya doğru gidelim diyerek yola koyulduk. İlk önce Minnewater Park' a girdik ve daha burada mutluluktan uçmaya başladım. İNANILMAZ BİR YER. Parkın içinde aynı isimli bir göl var ve burası benim hayatımda gördüğüm en sakin ve en etkileyici yerlerden biri.


Minne Hollandaca aşk demekmiş yani kısaca aşk gölü, gerçekten romantik bir yer ve zaten köprü üstünde fotoğraf çektirmek bir turist klasiği. Tabi ki bolca fotoğraf çektik biz de, aklıma geldikçe hala heyecanlanıyorum.

Gotik mimaride yapılmış minik evler arasından yürüyerek kendimizi Church of Our Lady' de bulduk. Elime haritayı hiç almadım, çünkü büyük kiliselerin büyük kulelerine bakarak yolumuzu bulmak çok kolay oldu. Burada Michelangelo' nun İtalya dışında olan bir kaç heykelinden biri olan Madonna var aslında. Ancak biz gittiğimizde bakım yapılıyordu o yüzden içeri giremedik. Bir dahaki sefere artık. KESİNLİKLE GİDECEĞİM.

Buradan sonra Markt meydanına ulaştığımızda kendimizi acayip bir kalabalığın içinde bulduk. Şehrin diğer kısmı daha sakin, burası gerçekten de en kalabalık yer. Meydanın bir tarafında Belfry Kulesi duruyor.


Bu çan kulesi, eskiden şehrin yaşantısını düzenlemek için kullanılırmış. Şu anda Avrupa’ da bulunan en büyük çan burada. 388 basamaklı bir yolculuk sonunda kulenin tepesine ulaşıyorsunuz. Yolda üstümde ne varsa çıkardım gerçekten fenalık bastı (içimdeki teyzeyle tanışın), aynı anda bir çok insan çıkmaya çalışıyor ve dar merdivenlerde beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Ancak sonunda karşılaştığım manzara öyle güzeldi ki. Bu şekilde bakarken şehrin renklerini Floransa’ ya benzettim. Kiremit ve kahverengi tonlarda ufak binalar, yer yer yükselen kilise kuleleri. Gerçekten çok güzel saatlerce bakabilirdim. AMA DAR MERDİVENLERDEN BİR DE İNMEK ZORUNDAYDIK.


Beni çok huzursuz eden bir ayrıntı, buradaki dantelciler ve çikolatacılar fiş vermiyorlar. Belçika’ da vergi sistemi nasıl işliyor bilmiyorum ama ben fiş alma takıntısı olan biri olarak gerçekten rahatsız oldum. Ya vergi kaçırıyorlarsa?! Gülce sakin.



Yürümekten artık çok yorulduğumuz için kayığa binerek şehri gezmeye karar verdik. Bruges içinde kayıklarla veya faytonla gezme şansınız var. İkisinin de tadı başka tabi ama biz kayıkla gezmeyi tercih ettik. Elimize çikolata kaplı pirinç patlaklarını alıp, sanırım dünya üzerinde konuşulan her dili bilen rehberle birlikte şehrin kanallarında yarım saatlik bir tur yaptık. Rehberden öğrendiğim bilgiler:

43 tane köprü var. (Babama göre en güzeli en eskisi arkadaş)
Kanal kenarında zenginler yaşıyor. YİNE ZENGİNLER.
Her yıl 5 milyon turist geliyormuş. (Ve şehir yine de inanılmaz düzenli ve bakımlı yerde tek bir peçete bile yok)
Ayrıca Türkiye’nin Fahri Konsolosluğu var kanal kenarında. Favori fahri konsolosluğum <3



Tekneden indikten sonra kararımı çoktan vermiştim, emekliliğimi burada geçireceğim. (Yeterince para kazanabilirsem tabii ki)


Burg meydanı Markt’a göre çok daha küçük, ama burası da çok sevimliydi.


Yine çok güzel bir çay dükkanı çıktı karşıma, Het Brugs Theehuis. Wollestraat üzerinde bu dükkanın içindeki demliklere gerçekten aşık oldum. Ve çay kokuları öyle güzeldi ki nereye bakacağımı şaşırdım. Bir paket şeftalili çayla oradan ayrıldım ve BU BİR PAKET ÇAY SADECE ÇAY DEĞİLDİ MUTLULUKTU ARKADAŞLAR. Şu anda paket yanımda sizlere bu yazıyı yazıyorum. İçeceğim an için sabırsızlanıyorum.



Artık çok yorulduğumuz için Markt kenarındaki restoranlardan birine gitmeye karar verdik, özel bir yer seçemedik artık tek istediğimiz sıcak bir yemekti çünkü yağmuru ne kadar sevsem de donduk biraz tabi :) buraya gelirken yine Wollestraat üstünde Bottle Shop’ a girip farklı Kriekler ve Lindemans-Peche depoladım.

Belfry manzarasıyla akşam yemeği yedikten sonra Brüksel’e geri döndük. Bruges’ dan sonra çok karmaşık geldi. Brüksel'de Bruges' u görmeden dolaşmam isabet olmuş, yoksa kesinlikle yere oturup 'Beni Bruges'a geri götürün' diye ağlardım.

Bundan sonraki yaşantıma dair planlarıma bu tatilden sonra eklenen: En sevdiğim insanları toplayıp Bruges’un tüm sokaklarını yürüyeceğiz. Yoruldum filan anlamam. Herkese de şiddetle Bruges’u tavsiye ettiğimi söylememe gerek yok herhalde. Brüksel’ i de görün elbette, ama enerjinizi esas Bruges’a ayırın. Gezip gördüğünüz yerlerde de belki beni hatırlarsınız, çok mesut olurum. Saygılar.






Dipnot: Bruges' u canlı canlı yaşamak için 'In Bruges' u izleyin. Colin Farrell hayatımın aktörü değil ama film boyunca sürekli Bruges görmek resmen bir ziyafet. Keşke Harry kanalın kenarında benim için 2 haftalık oda tutsaydı. Bu Ray nankör.  

You May Also Like

0 yorum