Tiyatro: Parkta Güzel Bir Gün

by - 12/07/2014

Bu ay etkinliklerin gazabına uğruyoruz ekip olarak. Gidip de kapısından dönülen tadilatlı restoran mı dersiniz bar ortamına dönen konser mi ararsınız bizde hepsi var. Tiyatro konusunda da yüzümün güldüğü pek söylenemez.

Geçtiğimiz haftasonu Moda Sahnesinde Parkta Güzel Bir Gün oyununa gittim. Öncelikle bileti almak bir külfet oldu. Size tavsiyem bileti gişeden alacaksınız önce arayarak biletin kesin satışa çıkıp çıkmadığını öğrenmeniz. Ben hala biletlerin ne zaman çıktığını anlayamadım çünkü. Gişedekilerin bilgilendirmemesi sebebiyle 2 sefer eli boş döndük Kadıköy'den. Aynı günün akşam seansı bilet satışı için bile ayrı tarih söylediler bize artık gına geldi her hafta Moda sahnesini ziyarete gider olduk.Peki biz 3 sefer mi gelicez dediğimizde internetten alırsınız dendi. Ama herkes internetten almak zorunda değil? Nitekim bana artık tak etti ve öyle yaptım ama gerçekten bilet satışında bi saçmalar.


Moda Sahnesinin güzelliklerine gelirsek salonu çok güzel. Oturma düzeni yükselerek devam ediyor yani kimse kimsenin önünü kapamıyor. Çok sevdim. Ferah ve keyifle izleten bir sahne.

Gelelim oyuna. 

Moda Sahnesinin oyunlarına özellikle Mert Fırat'ın oyunculuğunu merak ettiğim için gitmek istiyordum. Ama maalesef keşke Mert Fırat oynamasaydı diyerek çıktım. Hemen söylüyorum oluşan bu algımın yıkılmasını canı gönülden istiyorum ve o yüzden diğer oyunu da izlemeye gideceğim.

Oyunun konusu çok güzel. Sınır, vatandaşlık, özgürlük gibi kavramların çevresinde dönen bir yandan kadın erkek ilişkilerine de değinen bir oyun. Oyunu Charlie Winston'ın My Life as a Duck şarkısıyla açıyorlar. Kısacası oyun şöyle başlıyor; parkta güzel bir gün geçirmeye gelen çift bir anda kendilerini ülkenin değişen politik düzeninin içinde buluyorlar. Bir memurun gelip aralarından geçirdiği "hayali" sınır ile başlıyor her şey. Oyun süresince o sınırı, vatandaşlık kavramını nasıl sorguladıklarını ve yavaş yavaş onların bile o hayali sınıra inandıklarını görüyorsunuz. Bir yandan "sadece görevini yerine getiren" bir memur var. O da çiftin soruları karşısında afallıyor, benimsediği ilkelerden kolay kolay kopamıyor.

Sanırım spoiler vermeyeceğim diye baya sosyolojik bir dille yazdım?

Parkta Güzel Bir Gün, asıl adıyla An Incident at the Border ingiliz yazar Kieran Lynn'ın oyunu. Oyunun çevirisi güzel ama insanı içine almaya zorlaştıran iki noktası var. Bunlardan birincisi İsimlerin yabancı dil olması. Çeviri oyunlarda telif durumları nasıldır bilmiyorum ama açıkçası oyuna biraz yabancılaşmanızı sağlayan bir şey bence bu durum.  Dublajlı film izlemek gibi bir şey kısmen.


Gelelim ikinci ve beni rahatsız eden kısmına.
Didem Balçın ve Volkan Yosunlu'nun canlandırdığı çift İstanbul Türkçesiyle konuşuyorlar. Daha sorgulayıcı, gazete okuyan, parkta gün geçirme alışkanlığına sahip insan profili çiziyorlar. Öte yandan Mert Fırat'ın karakteri sorgulamayan, daha devlet kafasında, biraz saf ve şiveyle konuşan bir karakter. Bana bu şive durumu battı açıkçası. Neden şive diye sormak istiyorum hani. Beni oyun boyunca rahatsız eden abartılı oyunculuğunu bir kenara koyuyorum eyvallah. Ama sanki devlete bağlı, sorgulamayan, çektiği hayali sınıra körü körüne bağlı bir tiplemenin şiveli olması onu belli bir kesime ve belli bir sınıfsal kategoriye koyuyor ister istemez. Eğer o karakter diğer oyuncular gibi konuşsaydı bu sınır mevzusu daha net işlenebilirdi. Çünkü o zaman o da diğerleri gibi olacaktı. Sorgulamayan kafa yapısının nedeni olarak (şivenin bıraktığı etki ile) geldiği sosyal çevre ve sınıfı düşünmeyecektik. Hayır ben bunu herkesin bilinçli olarak düşündüğünü söylemiyorum. Ama sorun da bu zaten. Öyle bir hava yaratıyor. Aklımızın bir köşesinde duran var olan yargılarımızı pekiştiriyor bence.

Eğer şive durumu orjinal oyunda da geçerliyse, ki yabancı fragmanındaki iki saniye konuşmadan bir şey çözemedim, yine de özellikle politik konuların her ülke ve kültür içinde aynı işlenemeyeceğini ve yüklenen anlamların farklı olduğunu düşünüyorum. Eğer oyunca "çekirdek değil çiğdem" göndermesi yapılabiliyorsa bence pekala şiveyi de çıkarabilirler. Öte yandan yazdıklarımın "bir sosyoloğun aşırı duyarlılıkları" olduğunu da düşünmüyorum. Dur sevdim ben bu lafı. Not edeyim.

Konunun güzelliğine rağmen beni çok etkileyen, mutlaka gidin diye etrafa anlattığım bir oyun olmadı. En çok Didem Balçın'ın oyunculuğunu beğendim. Ama daha önce belirttiğim gibi Mert Fırat'ın oyunculuğunu hiç sevemedim. Üzdü. Bir de şansımı Bütün Çılgınlar Sever Beni'de deneyeceğim. Hadi bakalım.


-B




LyfnnFo

You May Also Like

0 yorum