Amsterdam Postası: Tek Kişilik Dev Kadro

by - 3/03/2015




Kuzenim geçen sene iş için Amsterdam’a gittiğinde şehri anlata anlata bitirememişti,o kadar çok beğenmiş ki yeniden gitmek istediğini söyleyip duruyordu. Ben de fırsatçının önde gideni olduğumdan durumu hemen kendime çevirdim ve Kasım ayı için Amsterdam biletlerini aldırdım (çakallık ruhumda var). Kasımın tam ortasında Amsterdam’a gittik ve toplamda 6 gün kaldık.
Amsterdam kanallar ve onların etrafındaki 17.yy dan kalma evlerle bezeli çok ama çok güzel bir şehir. Sonbaharda gitmenizi tavsiye ederim çünkü İstanbul’da uzun zamandır doyasıya yaşayamadığım sonbaharı kasım ayında Amsterdam’da bulunca çocuklar gibi şenlendim. Ulaşım çoğunlukla bisiklet ve tramvayla sağlanıyor,zaten şehirde arabadan çok bisiklet var. Daha önce hiç katlı bisiklet otoparkı görmemiştim baya baya afalladım. Biz ulaşım için tramvayı tercih ettik,onda da tavsiyem günlük bilet almanız,tek seferlik bilete göre çok daha ekonomik ve müzelerin gift shoplarını talan ettikten sonra eşyaları otele bırakma vb. için de rahatlık sağlıyor. Yeme içme açısından ise bugüne kadar geçirdiğim en iyi tatildi. Hollandalıların kendilerine has önemli bir yemek kültürleri olmayabilir ama restaurantları genel olarak oldukça başarılı.Zaten Amsterdam’da her yer cafe ve restaurant dolu,bu kadar seçeneği daha önce bir tek Londra’da görmüştüm sanırım. Bir daha gittiğimde(evet kesinlikle bir daha gitmek istiyorum) sadece aylak aylak o güzel kafelerde takılıp apple pie yemek istiyorum (6 günde bir buçuk kilo almamın sorumlusudur kendileri). Ayrıca Amsterdam tam bir müze şehri. Neredeyse her köşe başında bir müze var,oldukça da geniş ve kapsamlılar. Gitmek istediğim müzelerin ancak yarısına gidebildim öyle söyleyeyim. Zamanım kalmadığı için gidemediğim ve bu yazıda bulamayacağınız müzeler ise Anne Frank Huis,Rembrandthuis,Photography Museum Foam ve EYE Film Institute. Şehre dair bir diğer şey de -aynı zamanda en meşhur tarafı- coffeeshoplar .Her tarafta esrar ve türevlerini tüketebileceğiniz coffeeshoplar var,sokaklar da baştan aşağı esrar kokuyor zaten. Ben alerjik bir bünyeye sahip olduğumdan pas geçtim (elin memleketinde can çekmekten ziyade ya Van Gogh’a gidemezsem diye tırstım) ama denemek isteyenler için her köşede bir tane var zaten. Red Light District’e ise gitmedim,gidene lafım yok ama ben prensip olarak karşıyım.
İlk gün Amsterdam’a akşamüstü vardık.Kuzenim tecrübeli olduğundan rezervasyon yaptırdığı otelin yeri müthişti,otel kraliyet sarayının da olduğu meşhur Dam Meydanı’nın ve merkez istasyonun tam ortasındaydı .Otele yerleşene kadar akşam olduğundan o gün pek bir şey yapmadık,Dam ve çevresinde yürüdük,noel yaklaştığından ışıklandırmalar başlamıştı her yer rengarenkti. Biraz yürüdükten sonra da Muntplein’daki Pasta Factory’de yemek yedik. Buradaki tüm makarnalar ev yapımı. Başlangıç olarak da bruschettaları baya başarılı,İtalyanlardan biraz daha farklı bir şekilde kızarmış ekmekle değil taze yumuşak ekmekle yapmışlar ve ben bu halini orijinalinden daha çok sevdim. Mutlaka deneyin,üstündeki devasa peynire de selamımı söyleyin.
İkinci gün tabi ki Van Gogh günüydü. Van Gogh müzesi şu meşhur iamsterdam yazısının olduğu Museumplein bölgesinde. Rijsk ve Stedelijk müzeleri de aynı alanda. Amsterdam’a gidenler hep Van Gogh önündeki kuyrukları anlatıp durdukları için biraz endişeliydim,ama size ipucunu veriyorum sıkı durun. Öncelikle gidip müzenin oradan bilet almaya kalkmayın,gerek yok. Amsterdam merkez tren istasyonunun(Centraal station) orada kanal gezisi için bir sürü firma var,onlar ayrıca büyük müzelerin biletlerini de satıyorlar. Biz de sabahın köründe gidip Van Gogh,rijksmuseum ve Heineken experience biletlerinin hepsini oradan aldık. İkinci ipucu ise şu:Erken Kalkın!! Amsterdam küçük bir şehir gibi görünebilir ama yapacak çok fazla şey var,ayrıca müzelerde günler geçirebilirsiniz. Müze kuyrukları da öğlene doğru başlıyor,dolayısıyla sabah 9-10 arasında kapıda olursanız kuyruksuz rahat rahat içeri girebiliyorsunuz. Biz bu şekilde sorunsuzca Van Gogh’a girdik. Müze tek kelimeyle mükemmel,mutlaka gidip görün. Dipnot: gift shop için de bir saatinizi ayırmanız gerekecek benden söylemesi :) Van Gogh’dan sonra da Heineken experience’a gittik. Burası Heineken’in eski fabrikası,şimdilerde insanlara Heineken tarihini ve bira yapımını göstermek için kullanılıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor,sonrasındaki aktiviteler vs.ile süre iki buçuk saate çıkıyor. Oldukça zevkli hazırlamışlar,biranın tüm aşamalardaki halini tadabiliyorsunuz ayrıca sponsorlukları sağolsun imzalı şampiyonlar ligi topu,formalar falan da görebiliyorsunuz (ben orada kendimi kaybettim).

Cafe Bern'deki Fransız usulü biftek.
Heineken’den çıkınca haliyle açlıktan ölüyorduk,internette gezerken bulduğum Cafe Bern’e gidelim dedik. Gezinin benim için ilk zirve noktası burasıydı(evet Van Gogh değildi burasıydı çünkü iflah olmaz bir oburum). İsviçre restoranı olduğu için ortaya bir cheese fondue söyledik,onun yanında birer tane biftek,sarımsak salatası ve şarap aldık. Çok net söylüyorum hayatımda yediğim en lezzetli yemeklerden biriydi,şimdi bile düşününce mutluluktan ağlayasım geldi. Ne yapın edin Cafe Bern’e gidin,sırf cheese fondue yemek için bile gidilir.



Kahvaltıda beni bile doyuran Dutch bouncer
Üçüncü gün ilk etapta yine sabahın köründe kalkıp kuzenimin geçen sene keşfettiği Prins Heerlijk’e kahvaltı etmeye gittik.Burası Centraal Station’a çok yakın ufacık bir yer ve müthiş Dutch bouncer yapıyorlar böyle yumurtalı yumurtalı.Tatlıları ve kahveleri de oldukça başarılı. Zaten buraya o kadar aşık olduk ki 1 hafta boyunca başka hiçbir yerde kahvaltı etmedik,çalışanları da bize 1 hafta boyunca bize çok tatlı davrandılar. Zaten bilginize Amsterdam’a gittiğinizde herkes size çok iyi davranacak,adamlar kibarlık ve samimiyet abidesi resmen. Kahvaltıdan sonra Central Station’un oradan 316 nolu otobüsle Volendam’a gittik. Volendam Amsterdam’a 20 dakika uzaklıkta bir sahil kasabası,oldukça yakınlar anlayacağınız. Kasaba da kasaba değil resmen şirinler köyü. Ben hala gerçekliğine inanabilmiş değilim çünkü bir tarafta sahil diğer tarafta yeldeğirmenleri ördekler falan var. Evler zaten dünyanın en sevimli evleri kapıları bile böyle minik minik. Kasabadan tam anlamıyla büyülenmiş bir şekilde döndüm. Gerçi biraz sinirlenmedim de değil ben Maltepe’de apartmanda oturuyorum adamlar Amsterdam’ın dibinde nerelerde yaşıyorlar diye.neyse. Bir de sahildeki publarda fish and chips yiyin o kadar kıskançlık insanı acıktırıyor. Biz de o kadar çok fish and chips yemişiz ki dönüşte pek aç değildik o yüzden Amsterdam’ın en meşhur apple pie’ının yapıldığı Winkel 43’e gitttik.Oldukça güzel içi baymayan cinsten,dışı kıtır içi yumuşak bir apple pie. Ayrrıca yeri gelmişken şunu söylemek isterim ki Amsterdam’da her tatlının yanında krema opsiyonu var ve kibarlıklarının yanında bu hususla da oldukça takdirimi kazandı Hollandalılar.sağolsunlar.

Şirinler Köyü Volendam

Fotoğrafı çektiğim yer de deniz tarafı.Evdeki manzarayı düşünüp kıskançlıktan çatlamak serbest.

Dördüncü gün yine müze günüydü. 2 numaralı tramvayla Rijksmuseum’a gittik. Şimdi burası önemli. Burası devasa bir müze!Yani öyle böyle değil,7 saat gezdik!! Kişisel rekorumu da böylelikle kırmış oldum daha önce hiçbir müzede 7 saatimi harcamamıştım (gift shop hariç bu arada). Ayaklarım kopamadı bile,en son hissetmiyordum kendilerini. Dolayısıyla burayla ilgili vereceğim tavsiye şu: Her yerini gezmeye kalkmayın gezemezsiniz! Ben 7 saatte hepsini gezemedim son kat eksik kaldı. Zaten son iki saatte yorgunluktan Rembrandt,Van Gogh falan hepsi aynı görünmeye başladı bana. O yüzden önceden müze planından bakıp neleri gezmek istediğinizi belirlemeniz en mantıklısı. Rembrandt’ın meşhur Night Watch’u burada mesela ona bakabilirsiniz. Osmanlı’yla ilgili de bir bölüm var müzede oldukça ilgi çekici.Bir de insanların pek ilgi göstermediği 16.yy Hollanda kıyafetlerinin,mutfak eşyalarının sergilendiği bir kısım var ki ben orayı çok beğendim. Mutfak eşyası dediğime bakmayın böyle porselen fincanlar efenim kristal kadehler falan. Tam Badenur’un deyimiyle babanne ruhlu english home delilerinin ilgisini çekecek cinsten.Hepsine ek olarak benim şansıma Modern Times adında 20.yy fotoğraflarından oluşan bir sergi de vardı ki Rijks’deki ilk fotoğraf sergisiymiş. Sergide W.Eugene Smith,Robert Capa gibi ünlü fotoğrafçıların eserlerini bulabilirsiniz. Müzenin en sevimli tarafıysa her katta köşelerde coffee cornerların olması,tam bir amme hizmeti. Rijks’te’de aç aç 7 saat gezdikten sonra insanlar devasa biftekler gibi görünmeye başladı o zaman Cafe Loetje’ye gidelim dedik,hakkında çok iyi şeyler okumuştum,çok merak ediyordum. Gittik gitmesine ama ne kalabalık,kapıdan bile giremiyorsunuz içerisi tam bir insan seli. Sağolsunlar rezervasyon da almıyorlarmış. O yüzden küskün küskün döndük yakınlarda bir Hard Rock Cafe vardı oraya girdik. Benim ilk hard rock cafe deneyimimdi,daha önce sadece bira içmek için falan girmiştim. Hamburgerler gerçekten devasa,iyi doydum. İyi doydum dediğime bakmayın çünkü otele döndükten sonra canım tatlı çekti o yüzden yine Winkel 43’e gidip apple pie yedik :D

Bisikletsiz Amsterdam postu mu olurmuş..

Beşinci günün sabahı biraz alışverişle başladı.Çok sevdiğim Hollandalı bir grubun dvdsini almak için media markta gittik.(grup da epica kendileri metal grubudur,blogun geri kalanının aksine indie dinlemiyorum ben,uykum geliyor :) ) Media markt centraal station’ın oradaydı. Dvd bahanesiyle o civarda da biraz yürüdük ve Amsterdam’da gördüğüm en çirkin binayı gördüm,tabi ki de Double tree oteldi. Anlayacağınız Kadıköy’le Amsterdam’ın önemli bir ortak noktası varmış bunu da öğrenmiş olduk. Amsterdam’ın en büyük halk kütüphanesi Public Bibliotek de bu bölgede. Zamanımız olmadığı için içeriye giremedik ama bina oldukça güzel ve bilgisayarlardan yararlanmak için üye olmanız gerekmiyormuş aklınızda bulunsun. Bu arada dvd’yi bulamadık ama media markt’taki görevli bizi Amsterdam Arena’nın oradaki şubelerine yönlendirdi. Burası centraal station’dan metroyla 15 dakika uzaklıkta. Ajax’ın evi Amsterdam Arena ile birlikte Heineken music hall da burada. Amsterdam Arena’da da güzel turlar var,kuzenim benim gibi futbol delisi olmadığı için burayı pas geçtik ama bir dahaki sefer için aklımda. Burada dvd’yi de bulunca mutlu mesut otele döndük. Sonrasında biraz yürüyüş yapıp fotoğraf çekip öğle yemeği için Pancake Bakery’ye gittik. Toplam 70 çeşit pancake’in olduğu bir yer burası. Lokasyon olarak Anne Frank Huis’e çok yakın. Hem tuzlu hem de tatlı pancake çeşitleri var hepsi de devasa. Ben tabi ki obur olduğum için ikisinden de denemek istedim bir yarım tuzlu pancake yedim baconlı baconlı bir de çikolata soslu kremalı pancake yedim.İNANILMAZLARDI! Yumuşacık bir hamur müthiş bir krema daha önce hiç böyle bir pancake yememiştim. Bu arada siz bana bakmayın ben çok yiyen bir insanım o yüzden büyük ihtimalle tek başınıza bir buçuk pancake yiyemezsiniz en iyisi toptan ortaya söyleyip paylaşıp yemek. Hem böylece aklınız da başka çeşitlerde kalmaz. Dönüşte Heerenstraat’tan geçerken Niels Interieur diye bir dekorasyon mağazasından çok güzel şeyler aldık. Genel olarak o caddenin tamamında çok güzel mağazalar var,bazıları pahalı gibi görünebilir ama içeriye girince gayet uygun fiyatlı ürünler de var. Buradan aldıklarımızı da otele bıraktıktan sonra Stedelijk Museum’a gittik. Burası bir modern sanat müzesi ve oldukça ilginç bir binası var. Müzenin asıl binası 2004’te yangın yönetmeliklerine uymadığı için kapatılmış. Restorasyon 8 yıl sürmüş ve Bathtub adı verilen yeni eklenti binasıyla 2012 yılında müze yeniden açılmış. İlginç dediğim kısım da zaten bu Bathtub. Beğendim mi nefret mi ettim hala karar veremedim,ama enteresan olduğu kesin. Stedelijk’te Van Gogh(Hollandadaki her müzede olduğu gibi) Picasso,Pollock,Kandinsky,Warhol eserleri görmeniz mümkün. Benim gittiğim dönemde ayrıca Marlene Dumas sergisi de vardı. Marlene Dumas’ı daha önce fotoğrafçı Anton Corbijn’la beraber yaptığı çalışmalardan duymuştum ama çok da ilgimi çekmemişti. Anlaşılan gidip bizzat görmem gerekiyormuş çünkü hayatımda gezdiğim en mükemmel sergilerden biriydi. Kuzenime biraz fazla uçarı geldi ama eserlerine bakmanızı tavsiye ederim,oldukça etkileyiciler(sergi şu anda Londra'daki Tate Museum'da bilginize). Müzenin güzel de bir restaurantı var kahve molası için birebir.
Bathtub da işte böyle bir şey.

Marlene Dumas
Stedeljik’ten çıkınca yine bir umut Cafe Loetje’yi denedik ama önceki günden bile daha kalabalıktı o yüzden otelin yakınındaki İtalyan restaurantı Savini’ye gittik. Savini ana yemekten önce tereyağı ve zeytinyağıyla baştan kalbimi kazandı zaten. Hayatımın sonuna kadar aynı tereyağını yiyebilirim. Pizza kısmına gelince pizza gibi pizza! İtalya tatilim genel olarak çok güzeldi ama yemek açısından şanssız geçmişti,Savini’deki pizza baya baya telafi etti o durumu. Amsterdam’da içtiğim en iyi şarap da Savini’de içtiğimdi,sanırım iki şişe bitti :) Savini’yle ilgili problem olabilecek tek nokta fiyatlar olabilir,tüm tatil boyunca iyi restaurantlarda yemek yedim ama en pahalısı Savini’ydi. Ama bence yine de paranızı oraya ayırın çünkü kesinlikle değdiğini söyleyebilirim.


Altıncı gün Amsterdam’daki son tam günümüz olmasının üzüntüsüyle başladı. Yine her gün olduğu gibi Prins Heerljik’te kahvaltı ettik ardından ise kanal turuna gittik. Kanal turunu aslında ilk gittiğiniz günlerde yapmanız daha mantıklı olabilir. Bizde sıra ancak son günde ona geldi biraz ters miyiz ne? Daha önce de belirttiğim gibi Centraal Station’un orada bir sürü canal cruise firması var onlardan birini tercih edebilirsiniiz. Tur yaklaşık 1 saat sürüyor,biz Holland International’la yaptık,her yarım saatte bir tekne kalkıyordu. Tur oldukça güzel,Amsterdam’daki kanalların özellikleri anlatıldığı gibi genel mimariyle ilgili bilgiler de veriliyor. Ayrıca tekne nispeten yavaş gittiğinden fotoğraf da çekebilirsiniz. Turdaki bilgilerden benim en çok ilgimi çeken ise şuydu:Amsterdam’da toplam 2500 tane ev varmış ve belediye şehrin dokusunu göz önünde bulundurarak bu sayının artmasına izin vermiyormuş. Bir de İstanbul’u düşünün diyorum başka da bir şey demiyorum. Kanal turundan sonra ise yine gündüz gözüyle fotoğraf çekebilmek için uzunca yürüdük,ardından biraz nefeslenmek için Centrum District’teki Cafe Brecht’e gittik(heineken experience’a oldukça yakın).

Amsterdam’da gittiğim en güzel kafeydi (hatta genel olarak gittiğim en güzel kafe olabilir-küçük kurabiye hariç tabi ki-).Gördüğüm en bohem kafe olduğuysa kesin.Son günümüz biraz soğuk olduğundan ısınmak için sıcak çikolata ve yanında tabi ki apple pie söyledik. Sıcak çikolataları inanılmaz,zaten hemen önünüzde çikolatayı eritip yapıyorlar. Apple pie ise bence winkel 43 kadar başarılı ve bir dilim o kadar büyük ki kendi başına bir öğle yemeği. Biz yaklaşık 1 saat kadar oturduk ama inanın hiç kalkmak istemedim,çok rahatlıkla tüm gününüzü geçirebileceğiniz sıcacık bir yer.


Alın,aldırın.
Cafe Brecht’ten çıkınca Kaisergracht’a doğru yürüdük ve oradaki Concerto Audio’ya girdik. Burası devasa bir müzik dükkanı,özellikle plak meraklılarına tavsiye edilir.Kocaman bir vinyl bölümü var içeride saatler harcayabilirsiniz. Concerto’dan çıkınca ise son günümüz olduğundan dolayı biraz alışveriş yaptık. Amsterdam’a gelip de peynir almamak olmaz,biz de bu vesileyle kendimizi Henry Willig’de bulduk.Burası cheese and more’dan daha sevimli ve kapsamlı geldi gözümüze. Henry Willig’deki favorilerim ise pesto soslu peynir ile wasabi ve honey mustard. Hele honey mustard amanın böyle bir hardal yok! Uzun süre dayanıyorlarmış elinizi korkak alıştırmayın bol bol alın o hardaldan. Ben döndüğümden beri sırf onu yiyebilmek için köfte ve şnitzel yiyorum o kadar söyleyeyim.


Peynir alışverişinden sonra tabi ki yine acıktık(o kadar peynir denememize rağmen) ve inatçı insanlar olduğumuz için Cafe Loetje’yi tekrar denedik.Bu sefer saat nispeten erkendi ve o yüzden şansımız da döndü,çünkü önceki günlerde saat 7 gibi gitmiştik ve çok kalabalıktı ama bu sefer 5 gibi gittik ve içerisi oldukça müsaitti.Demek işin sırrı insanlar işten çıkmadan gitmekmiş.Burada da yine biftek,salata ve patates kızartması yedim.Şu kadarının söyleyeyim iyi ki üçüncü gün yine gitmişiz iyi ki şansımızı denemişiz.Amsterdam’a kadar gidiyorsanız Loetje’ye gitmeden dönmeyin.Her deneyişimize değdi bifteğin sululuğunu düşündükçe yine bir duygulandım şu an.Tüm yemekler müthişti ayrıca servis de o kadar kalabalık bir yere göre oldukça hızlıydı,çok ama çok sevdim.Yine bir dipnot: Cafe bern’de de loetje’de etler az-orta pişmiş geliyor. Eğer etinizi gerçekten pişmiş yiyenlerdenseniz bunu belirtin bence. Loetje’den çıkınca da geleneksel yurtdışına gidip twinings alma seansımı gerçekleştirdim (Amsterdam’ın tek kötü yanı bu marketlerde twinings’in fazla çeşidi yok). Bir de Dam meydanının oradaki marks and spencer shop’ta sırf kutuları güzel diye kalan paramın hepsini çikolatalara ve bisküvilere harcadım (sırf kutular için yoksa çikolatalar hiç ilgimi çekmiyor çünkü ). Son günümüz de böyle bitti. Anlayacağınız kültür dolmak istiyorsanız,güzel şehir görmek istiyorsanız,bir de benim gibi obursanız AMSTERDAM’A GİDİN. 6 gün gittim döner dönmez ilk yaptığım şey Hollanda’ya iltica planıydı öyle söyleyeyim (daha başarılı olamadım ama hala azimliyim).

-İlkin Bey 

You May Also Like

0 yorum