Çay İçmek İsteyen?

by - 4/18/2015

Size bizim için çok mühim bir konudan bahsedeceğim bugün. Konumuz: Çay. Kendimizi ne zaman ‘çay insanı’ olarak adlandırmaya başladık hatırlamıyorum. Ama bildiğim en önemli şey, çay bizim için resmen bir mutluluk kaynağı. Kahvaltılar çayın demlenmesine göre kurulur; çayı kötü olan bir yere bir daha gitmeyiz; ders çalışırken, ders aralarında, ders sonrasında, insanlarla sohbet ederken, canımız sıkkınken, çok mutluyken, herhangi bir şey hissetmiyorken dahi, gün içinde en çok kurduğumuz cümle, ‘Çay içmem gerek.’tir.


(photo credit: Dem) 
Türkiye’de çayın çok tüketildiğini bilmek için özel istatistiklere gerek yok. Neredeyse hepimizin mutfağında bir paket çay duruyordur şu anda. Ama böyle yaygın kullanmamıza rağmen çaya dair bilgimiz çok az aslında. Sürekli çay bilen insanlar tanımak istediğimizi ve çayı öğrenmek istediğimizi söylerken, IKSV ve Dem imdadımıza yetişti. Hem çayın sosyal tarihini dinleyebileceğimiz, hem de çaya dair teknik bilgiler alabileceğimiz ve farklı çaylar deneyebileceğimiz bir etkinlik gerçekleştirdiklerini öğrendiğimizde heyecandan yerimizde duramadık. Geçen Cumartesi, Dem Bebek’in yolunu tuttuk.


Dem’in ilk şubesi Karaköy’de 2013'te, Bebek'te gittiğimiz şubesi ise daha yeni, geçtiğimiz Eylül'de açılmış. Hep karşımıza çıkıyordu ancak Karaköy'deki şubelerine hiç gitmemiştik. İlk  kez Bebek'e gelmiş olduk. İnanılmaz ferah bir mekana girdik, hava zaten muhteşemdi, çok zevkli döşenmiş ve insanın içini ferahlatan Dem'de kapıdan girer girmez karşıda duran tezgahın arkasındaki duvarda kutularca çay olduğunu fark ettiğimizde Bade'yle gözlerimiz doldu. Kendimizi cennete gelmişiz gibi hissederken, bizi etkinlik için içeride ayrılmış masaların olduğu kısma aldılar. En uç masada çay denemesi için hazırlanmış minik çay bardaklarına gözlerimizden kalpler çıkararak baktık. İlk gelenler biz olduğumuz için diğer katılımcıları beklerken sohbet etmeye başladık, ne istediğimizi soran çalışan arkadaşa 'Bir çay alalım.' diyerek muhteşem çaylar denediğimiz güne çok lezzetli bir çayla açılışı yapmış olduk.


Katılım 20 kişiyle sınırlanmıştı, ancak zaten toplamda 6 kişiyle sohbete başladık. Eylül Görmüş, Dem'in ortaklarından, çok güzel bir çay tarihiyle başladı sunumuna. Öyle geniş bir perspektif çizdi ki, dinlerken ortaya çıkan bağlantılara gerçekten inanamadım. Sonradan öğrendik ki Eylül Boğaziçi Siyaset Bilimi mezunuymuş. Zaten bu şekilde bir çay anlatımı ancak böyle bir sosyal bilim altyapısına sahip birisi tarafından verilebilirdi. Şimdi size Eylül'ün bize o gün anlattıklarını özetlemek istiyorum. Çayın keşfine ilişkin milattan önce 3000'lere kadar gidebiliyoruz. Bir efsaneye göre, o devirlerde bir Çin imparatoru çay bitkisinin tesadüfi olarak sıcak suya düşmesine şahit olmuş ve çay bu şekilde keşfedilmiş. Bu biraz romantik bir keşif hikayesi elbette, ama önemli olan çayın bu denli eski tarihlerden beri insanlığın yaşamında yer alması bence. Çayın ilk ortaya çıkışı Çin ve Japonya' da görülüyor. Şu an yaygın olarak Avrupa'da da çay içilmesine rağmen, çayın Avrupa'ya gelişi ise çok çok sonra, 16. yüzyılda gerçekleşmiş. Avrupa'da çay yetişmemesi ve çok uzun gemi yolculuklarıyla Çin'den ve Japonya'dan getirilmesi, çayın Avrupa'ya ilk girdiği dönemde inanılmaz pahalı bir tüketim maddesi haline gelmesine sebep olmuş. Bu sebeple çay ilk zamanlarında halkın ulaşamayacağı, ve sadece zengin olan soyluların tüketebileceği bir içecek olarak kalmış. O dönemde çaya olan büyük talep, kaçak çayların üretilip ticaretinin yapılmasına yol açmış ve Büyük Britanya'da bu yasadışı ticareti önlemek adına bir tea act çıkartılmış. Amerika'ya yerleştikten sonra Hollandalılar, çayı Amerika'ya da getirmişler. Burada da aynı Avrupa'daki gibi, çayın çok yüksek oranlarda vergilendirilerek satılması, Amerikalı kolonistlerin meşhur Boston Tea Party eylemine sebep olmuş ve bu durumu protesto etmek adına çay gemilerinin yanaştığı Boston limanında milyon dolarlar değerinde çay 16 Aralık 1773'te denize dökülmüş. Bu eylemden başlayan isyanlar Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na kadar giden yolu açmış.




Yani sevgili Anlatsanabiraz okurları, her şey, çayla başlamış. Çaya bu denli sahip çıkan Amerika'nın günümüzde daha çok kahve endüstrisine yönelmesi ise, 2. Dünya Savaşı'nda Amerika ile Japonya arasındaki ticaretin kesilmesiyle başlamış. Yani kahve yokken çay varmış. Daha sonraki dönemlerde çay gittikçe herkesin ulaşabileceği fiyatlara inmiş, ve bir dönem gerçekten itibarsızlaşmış. Ancak son dönemde, çaya tekrar önem verilmeye başlanmış ve bu sayede kaliteli çay arayışı tekrardan başlamış. Ben bu satırları yazarken heyecanlanıyorum, Eylül' ün anlattığı bu çayın sosyal tarihini o gün de ağzım açık dinledim. Çayı tekrar eski şanına kavuşturmak ve özendirmek adına İngiltere'de Kate Moss'lu çay reklamları dahi yapılmış.

Çayın tarihine dair bu anlatıdan sonra, çay denemesine geçtik. Öncelikle çay, bir bitki ve ismi Camellia sinensis. İçtiğimiz beyaz, yeşil ve siyah çayların hepsi aslında bu tek bitkinin yapraklarından elde ediliyor. Çayın yapraklarının fermantasyonuyla bu farklı çay çeşitlerine ulaşıyoruz. Fermantasyon sürelerine bakarsak, beyaz çay, en işlenmemiş, en az çürümeye maruz kalmış yapraklardan elde edilen çay çeşidi. Aralarında en hassası da beyaz çay yaprakları. Beyaz çaydan sonra yeşil çay geliyor, beyaz çaya göre daha uzun süre fermantasyona uğramış yapraklardan elde ediliyor, ve tadı çok hafif olan yeşil çay harmana çok müsait, ne konursa içine onun tadını alabiliyorsunuz. Siyah çay ise, çay bitkisinin yapraklarının en uzun süre fermante edilmesiyle elde edilen çay. Bu sebeple tadı çok baskın ve harmana izin vermiyor. Çayların yapraklarına göre hangi sıcaklıkta demlediğiniz de önem kazanıyor. Beyaz çay yaprakları hassas olduğu için 60 derece suyla, yeşil çay ise biraz daha dayanıklı olduğu için 80 dereceyle, bizim çaydanlıkların sultanı siyah çayın ise 100 dereceyle demlenmesi gerekiyor. (Sevgili İlkin ve Tuğçe, gerçekten de 80 dereceye ulaşmak için suyu kaynattıktan sonra beklemek doğru ısıya ulaşmak için kullanılan bir yöntemmiş termometre yoksa. BENİMLE DALGA GEÇTİĞİNİZ ZAMANLARI HATIRLATIRIM.)


Dem'in şöyle bir güzelliği var, menülerindeki 60 çeşit çayı kendilerine özel demleme şekilleriyle ve geldikleri yörelerde kullanılan demliklerle demliyorlar. O gün de farklı çayları denerken, o çaya özgü demliklerde demlenmesini bekledik. Denediğimiz tüm çayları ilk önce küçük bir cam kapta koklayıp dokunma fırsatı bulduk. Sonrasında o baktığımız çay alınıp kendi demliğinde demlendi ve başta bahsettiğim küçük bardaklarla farklı çaylardan denemeye başladık.

Fermantasyon süresini takip ederek önce en hafif olan beyaz çayla deneme turu başladı. Odunumsu, çimenimsi bir tat aldığımız beyaz çay, Çin'den gelmişti. Gerçekten de öyle hafifti ki belli belirsiz bir tat bıraktı damakta.

İkinci denememizde, yeşil çaya geçtik. Çilek ve pirinç patlağı aromaları vardı bu yeşil çayda, Zaten demlenmeden önce aramızda gezdirirken de kabun içinde net bir şekilde pirin patlaklarını görebildik. Japonya'dan gelen bu yeşil çay, yaprakları odun ateşi yerine su buharında kaynatıldığından tadında ilk beyaz çaydaki gibi odunsuluk sezmedik.  Son derece rahatlatıcıydı bir tadı vardı.
Üçüncü kokladığımız çay, limonotu ve yaban mersinliydi. Bunu demlemeden bir sonraki çaya geçtik.

Dördüncü sırada elimize gelen çay, Oolong çayıydı. Siyah çayla yeşil çay arası bu çay, özellikle Tayvan'da yetiştirilen bir çaymış. Yaprakları yarı fermante edilen ve tek tek sarılan Oolong'u elden ele gezdirirken başta zaten kokusuna hayran kaldık. Yaprakları su buharı yerine süt buharında fermante edildiğinden açıkça süt kokusuna da aldık. İçtiğimiz zaman da, bizim denediğimiz türü gerçekten çok tatlıydı ve kurabiye gibiydi. 
Beşinci sırada, Çin'den gelen bir siyah çayla devam ettik. Cam kap biraz yağlı duruyordu, bunun sebebinin içindeki Hindistan cevizinin yağı olduğunu öğrendik. 


Altıncı sırada ise hayatımda ilk kez denediğim füme çayı tattık. Siyah çay yapraklarının yakılmasıyla bu çay elde ediliyormuş. Hakikaten baya füme yani. Akşam yemeklerinde tercih edilen ağır bir çay. Tadı gayet yumuşak, ama sonra damakta gerçekten duman tadı bırakıyor. Bade'nin notu 'Somon yedim gibi, tadı çok yumuşak ama kokusu ağır.'
7. olarak Pu-erh deniyoruz. Yine bir siyah çay, mayalandırılarak ve yıllandırılarak içiliyor. Topraksı bir kokusu ve tadı var çayın. Çok özel bir çay olduğunu öğreniyoruz fermante yöntemleri sebebiyle. 
Son olarak, demlenmesi sebebiyle çaya benzetilen, sadece Güney Afrika'da yetişen Rooibos bitkisinden elde edilen, çikolata kaplı bir kırmızı çay deniyoruz. Çay bitkisinde bulunan tanen olmadığından kırmızı çay acımıyor, ve tadı çok yumuşak. Gerçekten çok lezzetli ve hafif bir denemeyle tansiyonlarda herhangi bir sıkıntı olmadan etkinlik sona eriyor ve  müthiş çaylar denemiş şekilde o gün mutluluktan uçarak dağılıyoruz.

Eklemek isteriz ki, Eylül'ün bilgisine, çaya saygısına, Dem'in yeni mekanına ve çaylarına hayran kaldık. Ayrıca, bu kadar keyifli bir etkinlik, İKSV Lale Kart 360 kapsamında ücretsizdi. Nisan ayındaki diğer etkinlikler ve Lale Kart hakkında bilgi almak için size minik bir link bırakalım. Çayın gerçekten mutluluk olduğunu size yazımın başında da söylemiştim. Çayınız eksik olmasın.

                                                                                                                                                             -G





You May Also Like

1 yorum

  1. Belki hoşunuza gider :)

    http://www.buzzfeed.com/ailbhemalone/milk-first-then-tea#.lvqdrjYZL

    YanıtlaSil