Bienal Bahane Büyükada Sahane



Başlığımızın klişeliğini mazur görün. Ama durum tam olarak da buydu.  Biz açıkçası çağdaş sanatı pek sevmeyiz. Sevsek de anlamayız. Bir türlü yıldızımız barışamıyor yani. Yine de her Bienale inatla gidip şansımızı deniyoruz. 14. İstanbul Bienalinde de değişen bir şey olmadı. Yine sanat eserlerinden bir halt anlamayarak, bol giydirmeli, geyiğe vurmalı bir gezi oldu bizim için. LAKİN! Adada gezdiğimiz mekanlar o kadar büyüleyiciydi ki inanılmaz keyif aldık.

Biz pazar günü gittik adaya ama imkanınız varsa hafta içi gidip sakin sakin gezebilirsiniz.

Güne Büyükada Börek ve Pasta Fırınından alınmış sade börek ve bol pudra şekeriyle başladık. Sahildeki çay bahçesine kurulup bir güzel kahvaltımızı yaptık. (önemli not: fırının kavala kurabiyeleri bir harika) Daha sonra ilk durağımız olan İdo iskelesindeki Kaptan Paşa Feribotuna doğru yol aldık.

Bizi kimse uyarmadı ama biz sizi uyaralım: klostrofobisi olan, havasızlıktan karanlıktan çabuk bunalan girmesin buraya arkadaş. Maşallah öyle bir giriş yapmışlar ki insanda ciddili kalp sıkışması yapıyor (Gülce kaçtı hemen tabi) (Üst güverteden girişi de var orası havadar). Geminin üst katındaki eseri de tabi ki anlamadık çünkü bi takım borular ve içinden geçen sular SO WHAT?.. Gemiden çıkarken görevlilerden bienal haritası aldık ve açıkçası inanılmaz yetersiz bir haritaydı. Sadece cool gözüküyor kendileri.

Biz Bienal gezimiz boyunca Vogue’un Bienal Rotasını kullandık. Hem duraklar arası yol tarifi yapıyor hem de eserlere dair minik bilgiler veriyor. Bizden size tavsiye. Linkini buraya bıraktık.


Kaptan Paşa Feribotundan çıktıktan sonra hemen karşısındaki merdivenlerden çıkın. Pembe begonviller, beyaz ahşap evlerle çok keyifli bir yol.


İkinci durağımız ise Splendid Hoteldi (Haritadaki ikinci durak olan Halk Kütüphanesini dönüş yoluna bıraktık). Splendid Hotel tek kelimeyle büyüleyiciydi! Avlusu adeta Wes Anderson filmlerinden fırlamış gibi. Lobisini, restoranını içimizdeki masum hasetle inceledik. Koridorlarında gezdik çaktırmadan temizlenen odalardan içeri baktık. 

Otelin girişindeyse Splendid Café var ama malesef tam bir fiyasko. Hizmet çok kötüydü ve kekleri de kuruydu.  


Üçüncü durağımız olan Rizzo palas eskiden Balıklı Rum Hastanesi Vakfına devredilmiş. 2010 yılına kadar da pansiyon olarak kullanılıyormuş. Şimdiki hali ise kendince garip bir güzelliği olan terk edilmiş bir ev. Özellikle giriş katındaki oda insanı büyülüyor. Bahçedeki gri minik kediye bizden selam söyleyin.

Gördüğünüz üzere yazımızda bienaldeki eserlere dair hiç bir şey bahsetmiyoruz. Çünkü açıkçası mekanların güzelliği içindeki eserleri gölgeliyor. Rizzo Palas’ta gösterilen Ed Atkins‘in videolarındansa merakımızı mekanın havası, terk edilmiş eşyaları ve hakkında neredeyse hiç bir şey bilmediğimiz tarihi çekiyor. Keşke bienal kapsamında bu mekanların da bilgisi bize verilse. Her girdiğimiz binada oraya ilişkin bilgilerin olabileceği bir kaç küçük yazı bile bizi çok mutlu ederdi.


Bienalde gerçekten yarım yamalak hissettiren bir şeyler var. Tabi ki de dışarıdan bakıp “uf bunu da mı düşünememişler mi” “bunu da mı yapamamışlar” demek kolay. Öte yandan insan kendi kendine “Ya bu Bienali yapan insanlar çok mu yüksek bir sanat anlayışına sahipler de bize inemiyorlar?” diye soruyor. Eğer bu mekanlardaki sergiler daimi sergiler olsa belki mekanın güzelliğinin sanat eserini kapatması o kadar da önemli olmazdı. Ancak eserlerin kendisinden çok daha ilginç mekanlar seçilince (ki iyi ki de seçilmiş) olay başka bir yöne kayıyor.








4. durak Mizzi Köşkü kesinlike bienalin en sevdiğimiz mekanlarından biri oldu. Zaten binanın kendisi dışarıdan bile aşırı etkileyici. Çok laf etmeden sizi fotoğraf bombardımanına tutuyorum.



5. durağımız olan Çankaya 57'ye geldiğimizde ise artık gözümüz eserleri aramadı bile. Sadece büyülenmiş bir şekilde tavandaki süslemelere baktık. Bizim eserlere bu kadar kayıtsız kalmamızın bir başka sebebi ise eserlere dair açıklamaların yetersiz ve çok anlaşılmaz oluşuydu. Burnu büyüklük olarak algılamayın ama hakikaten bir Tate Modern’e ya da Met’e gittiğiniz zaman oradaki açıklamalar o kadar sade ve anlaşılır ki eseri size sevdiriyor. Sırf Tate Modern sayesinde Dali sevmiş insanlarız. Ancak nedense bizdeki her Bienalde (of özellikle tasarım Bienalinde) yazılan açıklamalar o kadar üst perdeden yazılmış açıklamalar ki. Kullanılan kelimeler, söz kalabalıkları.. Ortasına gelmeden sıkılıyorsunuz okurken. Hiç bir içerik bilgisi, arka plan sağlamıyor gelenlere.

6. durağımız ise büyük bir heyecanla beklediğimiz Troçki eviydi. Bir çoğunuz önceden görmüştür o büyük beyaz hayvan replikalarını. Fotoğraflardan çok çok daha etkileyiciler. Troçki’nin evi  neredeyse sadece bir kaç duvarı kalmış, insanda keşfetme duygusunu tetikleyen bir mekan. Denize açılan bahçesinden ilerleyip o demir kapıya geldiğinizde sizi iki tane zürafa karşılıyor. Biz orda bayaa bir zaman geçirdik. Hayvanların üzerinlerini bol bol inceledik.










Sona bıraktığımız Halk Kütüphanesini ise yazmaya bile gerek yok çünkü gitmeye de gerek yok bizce. Eserler zerre kadar umrumuzda olmadı ama size önerimiz hazır bu muhteşem mekanlar seyre açılmışken bienali fırsat bilip Büyükada’ya bir uğrayın.




                                                                                                                                                      -B.

Share:

0 yorum